11 Ocak 2026 Pazar

ÇAY MI, KAHVE Mİ SEVERİZ?

Çay meşrubat-ı umûmi içinde bir iksir-i âzamdır.

Bu yüzden, hiçbir içecek tutmaz çayın yerini.
Kahve belki biraz zorlar,
Ama tutmaz.
Çünkü;
Anestezik bir etkiye sahiptir bu çay denilen illet;
Heyecanlı olanı teskin eder,
Sinirli olanı sakinleştirir,
Yorgun olanı dinlendirir.

"Bir çay kap gel oğlum"
                    Çabuk ulaşılır
"Bir çay döküver hele"
                    İlham verir
"Bir çayımızı içiver önce"
                    Hallettirir
"Dur sana bir çay söyleyim"
                    İçtendir
"Dumanı üstünde abi"
                    Sıcaktır
"Çay var mı cay?"
                    Samimidir

Velhasıl kahve cansa
Çay, can'a canandır
Kahve nesirse çay, nâzımdır
Kahve sohbetse çay, muhabbettir
Kahve resmiyetse çay, samimiyettir
Kahve bakmaksa çay, görmektir
Kahve söylemekse çay, dinlemektir
Kahve gülmekse çay, kahkaha atmaktır
Kahve gitmekse çay, oturup kalmaktır.

O yüzden;
Kahve acır, çay demlenir
Kahve taşar, çay çöker (dinlenir)
Kahve biter, çay (bittikçe) dolar.

E hikmetinden sual olunmaz Yaradan'ın, hikmet kimbilir ne ola ki, çayın en güzelini, en hasını da, en çok bu topraklara vermiş kurban olduğum.

Fotograf: medicalpark.com.tr

10 Ocak 2026 Cumartesi

DEĞERLİ OLAN, ÖNEMLİ OLANIN DEĞERLİ OLMADIĞINI GÖRMEKLE BULUNUR

Meyve vermeyen bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım
Dallarına, meyvasına tamâ edip kimse taşa tutmasın.

Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü bir ağaç kadar faydasız olsun
Marangozlar kesip biçmeye değer bulmasın.
(Gövdem, kökümden ayrılmasın)

Dokusu gevşek,
Gözenekleri geniş,
Reçinesiz bir ağaç gibi faydasız olsun bu yazdıklarım.
Odun olmaz bu ağaçtan desinler,
Kimse yakmasın.

Faydasız olsun,
Ama yine de;
Bir ağaç gibi olsun bu yazdıklarım:
Kökü toprakta,
Başı gökyüzüne dönük.
Belki kimse bahçesine dikmez, şehrin bulvarlarına dikmezler onu.
Ama yine de;
Uzak,
Kıraç bir ıssızlıkta bunalmış bir yolcu;
Dibinde oturacağı,
Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye ferahlar/sa
Bu yeter.

*Zhuangzi (Zhuang Zhou)

Fotograf: Vikisöz

11 Kasım 2025 Salı

ORPHIC TRILOGY/ORFE ÜÇLEMESİ-Jean COCTEAU

"Ben, her zaman gerçeği söyleyen bir yalanım."

Jean Cocteau

Cocteau'nun şiirlerinde sanatın yankısı sözlerdedir, sinemasında ise ışıkta. Ama öz aynıdır:

Sanat, sanatçıya ait değildir, gökten düşer. Bu yüzden sanatçı yaratan değil, yakalayandır.

ORFE ÜÇLEMESİ: Penelope, Ulysses'in yolculuğunun sonunda karşılaşmak zorunda olduğu son zorlu sınavdır.


1. FİLM: Le Song d'un Poete / The Blood of a Poet, 1930, IMDb 7.2, 55 dakika

Sanatın Doğuşu

Heykelleri parçalamanın tek riski, bir heykele dönüşmektir. Ölümsüzlüğün öldürücü sıkıcılığı.

Sanatın ışığıyla yanan Ikarus.

Üçlemenin bu ilk filminde izleyici, sanatın doğum anına götürülür, sanatçının kendi aynasına, kendi imgelemine, kendi iç labirentlerine en çok yaklaştığı, yaratımının başlangıcına: Bilmenin travması/doğum 

2. FİLM: Orpheus / Orphee, 1950, IMDb 7.8, 1 saat 52 dakika

Sanatın Sınanışı

Cocteau'nun Orpheus'u, modern çağın Prometheus'udur.

Sanatçı, yüzünü yaşama dönerse sanatı yitirir, sanata dönerse yaşamı.

Çünkü sanatçı yaşamın bilgisine ancak ölümle ulaşır; yaratıcılık, ölümün bakışına dayanabilme gücüdür.

Bu noktada Cocteau şöyle der: "Tüm sanat eserleri bekleyebilir ve beklemek zorundadır. Hatta yaşamak için şairin (sanatçının) ölümünü beklemek zorunda kalabilirler."

Üçlemenin bu ikinci filminde izleyici, sanatın trajik bilincine ulaşan sanatçının, yaratımın cezalı doğası ile karşılaşmasını görecektir: Bilginin bedeli/deneyim

3. FİLM: Le Testament D'Orphee / The Testament of Orpheus, 1960, IMDb 7.1, 1 saat 19 dakika

Sanatın Ölümsüzlüğe Ulaşması

Sanatçı, ölülerle konuşan bir canlı değil, canlıları ölülerle konuşturan bir ölüdür.

Bu noktada Cocteau şöyle der: "Filmin ne başı vardır ne sonu, ama bir ruhu vardır." 

Buradaki ruh Cocteau'nun kendi ruhudur ama kişisel ruhu değil; mitolojik bir biçimle var olan ruhu.

Üçlemenin bu son filminde izleyici, yaşayanla ölü, anlamla imge arasında gidip gelen sanatçıyı görür. Sanatçı, kendi mitinin içinden geçip geri döner ama bir psychopompos gibi, sanatını öte tarafa taşır: Bilmenin trajedisi/farkındalık

Orpheus'a Soneler

Aynalar, kimse tanımlayamadı sizi,

Anlayamadı kim olduğunuzu;

Zamanın umutsuzca uzağında

Dilimlenmiş bölümlerine kazınmış

Birkaç elek deliğisiniz sadece.

Bazen resim dolusunuz

Ve arka planınıza

Bazıları 

Bir fırçayla eklenmiş gibi

Diğerleri ise çekinerek uzaklaştırdıklarınız.

Fakat en güzelleri kalacak,

Ta ki Narkissos onu yakalayıp

Onun ötede gizlenen iffetli dudaklarına ulaşıncaya dek.

Rainer Maria RİLKE

"Aynalar, ölümün girip çıktığı kapılardır, tüm hayatınızı bir aynada görürseniz, kovandaki arıları camın arkasında gördüğümüz gibi, ölümün iş başında olduğunu da göreceksiniz." 
J.Cocteau

Sanatçının, üçleme boyunca, duyudan sezgiye (1.film), sezgiden bakışa (2.film), bakıştan yaratıya (3.film) geçişi; filmlerin yalnızca tematik değil, ontolojik ilerleyişini de gösterir ki bu da üçlemenin dramatik yapısının bir tür mistik algı evrimi olarakta okunmasına neden olur.

-Sanatçı duymaz ama işitir / Le Sang D'un Pete: Yaratıcılığın başlangıcı duyulan değil, işitilendir. Çünkü sanat bir keşif değildir -dışarıda arayarak bulunmaz- sanat bir icattır -daima içerden doğar-
-Sanatçı bakmaz ama görür / Orphee: Sanatçı dışa da baksa, içi görür. Çünkü "gerçek bakış, göz kapaklarının ardında olur (J.Cocteau)." Gerçek vizyon bakmanın değil, görmenin menbaandan doğar.
-Sanatçı yaşatmaz ama diriltir / Le Testament d'Orphee: Sanatçı yaşatmaz, sanatçı canlıyı biçime sokarak dondurur ama aynı anda diriltir de. Çünkü sanatta ki biçim, ölümsüzlüğün biçimidir. 

"Her filmim, ölü bir şeyin yeniden doğmasıdır."
J.Cocteau


27 Ekim 2025 Pazartesi

BİLGE, BİLGİN, BİLGİÇ

İnsanın ilim sahibi olabilmesi için zekaya, irfan sahibi olabilmesi için edebe ihtiyacı vardır. Çünkü zeka cehalete, edep gaflete mani olur. *

İLİM kelimesinin Türkçemizde iki karşılığı vardır: mastar anlamıyla BİLMEK, isim anlamıyla BİLGİ

BİLGİ'nin kesin/objektif ve tanımlanmış/müdevven olması haline ise BİLİM diyoruz. Bu tür bir bilgi sahibine de BİLGİN.

BİLGİN, kendisi dışında olanı/objeyi bilir; eğer kendini/haddini de bilir/tanır ise bu sefer ona 'bilgin' değil, BİLGE deriz.

MARİFET ise Türkçemizde TANIMAK/İRFAN sözcüğüyle karşılanır. 

İlim ve irfan sahibi olan insanlar; başkasını/objeyi bilen ve kendisini/süjeyi tanıyan, yani hem bilgin, hem bilge olabilmeyi başarabilmiş kimselerdir.

Peki BİLGİÇ kimdir?

Bilgin ve bilge olmadığına göre, bilgiç "bilgisiz olan" mı demektir? Elbette hayır! Eğer böyle olsaydı ona sadece cahil/bilgisiz demekle yetinirdik. Oysa BİLGİSİZ bir şeyi bilmeyenin, BİLGİÇ ise bilmediğini de bilmeyenin adı.

Demek ki bilgisizlik tek katmanlı, bilgiçlik ise iki katmanlı cehalet.

Bilgiçlikte bilgisizlik yok, yanlış ve eksik bilgi var; hepsinden önemlisi bilmediğini bilmemek var.

Özetleyecek olursak BİLGE sözcüğünü irfan sahipleri için, BİLGİN sözcüğünü ilim sahipleri için, BİLGİÇ sözcüğünü ise pekâlâ malumat-füruş takımı için kullanabiliriz.

Bir BİLGE'nin değeri yaşam biçiminde, bir BİLGİN'in değeri düşünme biçimde aranır. Çünkü ilki iyi olanı, ikincisi doğru olanı öğretir.

İlim ve irfan sahibi olmayı önemsiyorduk bir zamanlar.

Öyle ki malumat-füruş olmak önemsenen değil, bilakis tebessümle karşılanan, hafiflik olarak algılanan bir hâl idi. Çünkü amaç malumat toplamak değil, ilim elde etmek ve bu ilmi bizatihi ilim için değil, irfan için elde etmek idi. İrfansız nice ilim sahibi vardı, olması da doğaldı ve fakat makbul değildi. Şimdiyse ihtiyaç fazlası bilgiçlerimiz var. 

Ne yapacağız?

Bu bilgiçliği hiç değilse bilginlik seviyesine ne yapıp da çıkaracağız?

*Dücane Cündioğlu

CAVE OF FORGOTTEN DREAMS

Mağaranın estetiği ve zamanın derinliği: Güçlü bir sinemasal deneyim.


    Yıl: 2010

    IMDb: 7.4

    Yönetmen: Werner Herzog

    Süre: 1 ssat 30 dakika

"Bir şehrin ruhunu anlamak istiyorsanız önce duvarlarını dinlemelisiniz"

    
Şu resimlerin 32-38 bin yıl önce yapıldığına inanabiliyor musunuz? Ben inanmakta epey zorlandım ve  bu yüzden epey de bir araştırma yapmak zorunda kaldım. Kaynak çalışmaların çoğu yabancı dilde, hangi kaynaklara bakmam gerektiğini chatGPT'ye sordum. Önce şu promptu girdim "Chauvet Mağarası hakkında bilgi ver." Fakat chatGPT'nin daha önce sorduğum konularda, hatta çok basit konularda bile hatalı bilgiler derlediğini, hatta -bence- uydurduğunu bizzat gören biri olarak alışkanlığım üzere verdiği bilgilere çok da itibar etmemeyi tercih ettim ve bu sefer şöyle bir prompt girdim: "Bu mağara ile ilgili okuyabileceğim Türkçe dilinde ve diğer dillerde bilimsel kaynakları listele. Bana bu konuda ayrıntılı kaynakça hazırla ve ver." Bu prompta cevap olarak bana A.Birincil Bilimsel Makaleler,  B.Sulawesi/Endonezya Üzerinden "En Eski" Tartışmaları, C.Metadoloji ve Tarihleme Yöntemleri Hakkında Derlemeler ve Ders Kitapları, D.Teorik ve Kuramsal Kaynaklar, E.UNESCO/Müze/Belgesel Notları Gibi Resmi Kaynaklar/Toplum ve Popüler Bilim, F.Türkçe Akademik Makaleler/Popüler Yazılar/İncelemeler olmak üzere 6 başlıkta uzun bir Kaynakça hazırladı. Tabii ki bu kaynakların hepsini kısa bir sürede okumam mümkün olmadığı için her başlıktan bir ya da iki kaynağı inceledim. Ve izlediğim belgeseli zihnimde bu okuduklarım ile yeniden çözümlemeye çalıştım. Böylece burada Cave of Forgetten Dreams'ı, hakkında okuduklarımı da aklımın bir köşesinde bulundurarak ve henüz izlememiş olup izleyecek olanları da düşünerek anlatmaya çalıştım.

"İnsanlar ölümlüdür ama insanlık ölümsüzdür."

 
    

Onbinlerce yıl önce yaşamış bir insanın eline dokunmak...Bu izleri neden bırakmış olabilirler?

İmgelemimiz, hikayelerimiz, mitolojimiz; Paleolitik insan muhtemelen dünyamızı değiştiren iki kavrama sahipti: Değişkenlik ve Geçirgenlik

Öncelikle günümüzde arkeolojinin kazma-kürekle girişilen epik bir macera değil, inanılmaz detaylarla gerçekleştirilen yüksek bir teknoloji çalışması olduğunu kavramamız son derece önemlidir. Yani,

"Arkeoloji bir veri deposu değil, insan bilincinin aynasıdır."

Chauvet Mağarasını şaşkınlıkla izleyeceksiniz. Hatta inanamayacaksınız. Arkeologlarda karşılaştıklarında inanamamışlar ve keşfedildiği 18 Aralık 1994 yılından bugüne hala şüpheleri olan arkeologlarda yok değil ama bu şüpheler sadece tarihlemede anladığım kadarı ile, o da 40-50 bin yıl öncesinden bahsettiğimizi düşününce bence o kadar da afaki bir yanılma sayılmamamlı.

Arkeologlar kanıtlara göre Neandertallerin mağaraları 75.000 yıl önce işaretlemeye başladıklarını, ancak bu çizimlerin figüratif olmadığını söylüyor. Bu noktadan hareketle Fransa'da ki Chauvet Mağarasında bulunan resimler en yaşlı figüratif resimler olarak kabul ediliyormuş ta ki 2019 yılında, Endonezya'nın Sulawesi adasında 51 bin 200 yıl öncesine tarihlenen duvar resimleri bulunana kadar. Bunun figüratif sanatın Avrupa'da doğduğuna dair kesinliği ortadan kaldırdığı belirtiliyor.

Mağarada sadece duvar resimleri değil, hayvan iskeletleri, meşale kalıntıları, ritüel olarak yorumlanan izler de bulunmuş. Ve mağaradaki duvar resimleri bir çok araştırmacı tarafından olgun ve ileri teknik olarak değerlendirilmiş; misal hayvanın hareketini sembolize edermişçesine çizilen ayaklar. Ben belgeselde gördüğüm resimlerden sonra sanırım bu mağarada Dali'nin, Picasso'nun Paleolitik dönem erken ruhları dolaşmış diye düşündüm.

Belgeselde anlatılan teknik analizlere ve tarihleme yöntemlerine hiç girmeyeceğim çünkü bu, konunun iyice akademik zemine inmesine neden olacak ki böyle bir durumda da bilimsel etik çerçevesinde haddimi aşmış olacağımı düşünüyorum.

Bu belgesel film hakkında asıl değinmek istediğim noktaya gelecek olursam; filmin başlangıcında kameranın mağaraya girişi, tünelden aşağıya inişi, seslendirmeler, ışıklandırmalar, ışık-gölge geçişleri vs dikkat edildiğinde Platonun Mağarasının tersine bir anlatısını görüyoruz. Yani bu sefer hakikat mağaranın dışında değil, için de diyor yönetmen. Yani gerçeklik bu sefer Platonun Mağarasının söylediği gibi dışarda değil, içeride. Bunu nereden anlıyoruz? Kamera geçişleri dışarıdaki görünüşlerden uzaklaşarak mağaranın içerisindeki gölgelere doğru ilerliyor. Platonun tam tersi yönde; bugünün gerçekliğinden uzaklaşarak geçmişin gölgelerine yaklaşıyor ve bizlere karanlık bir boşluktan sızarak derinlere doğru ilerleyen zayıf bir ışıkla geçmişin anlamını yansıtmaya çalışıyor, onbinlerce yıl önce nefes almış, hissetmiş, var olmuş insanların hatırasına dokundurmaya, Homo Sapiensin dünyanın kaosunu anlamlandırma çabasını göstermeye, insanı kökleri ile bağlantı kurması gerektiğine ikna etmeye, sessizliğin yankısını dinlemeye, tarih öncesi çağların kokusunu almaya çağırıyor ve belki biraz da o günlerden bugünlere kalan izleri onurlandırmaya.

Filmi izlediğimizde Chauvet Mağarasının tıpkı ana rahmi gibi kapalı ve korunaklı bir alan oluşu, duvar resimlerinin insan işi olmasına karşın mağarada birçok hayvan iskeletine rastlanırken hiç insan iskeletine rastlanmaması, tören ve ritüel emareleri vb ile mağaranın onbinlerce yıl önceden bugünlere getirdiği tüm o izler bizi ister istemez hem kozmik, hem psikolojik, hem de mitolojik bağlamda ölüm, öte alemler, yeniden doğuş, bilinç, inanç, bilinç dışı, benlik, bireyleşme, dönüşüm, ölümsüzlük üzerine düşünüş gibi birçok konu hakkında Paleolitik insanın aklından neler geçirdiği, ne düşündüğü, nasıl düşündüğü, imgelemi, hikayesi, mitolojisi üzerine düşünmeye zorluyor.

Öyleyse ne diyelim: "Sanat, zamanın uçurumunu aşar."

26 Ekim 2025 Pazar

BENJAMİN BUTTON'UN TUHAF HİKAYESİ-DAVİD FİNCHER

Bazı insanlar, nehir kenarında oturmak için doğmuştur.
Bazıları üzerlerine yıldırım düşmesi için.
Bazıları iyi bir müzik kulağına sahip olmak için.
Bazıları sanatçı olmak için.
Bazıları yüzücü olmak için.
Bazıları düğmeci olmak için.
Bazıları Shakspeare okumak için.
Bazıları anne/baba olmak için.
Ve bazı insanlarda dans etmek için.


HE CURİOUS CASE OF BENJAMİN BUTTON

Hayatlarımızı belirleyen bazen yakaladığımız fırsatlardır, bazen kaçırdıklarımız; bazen evetlerimizdir, bazen hayırlarımız ve her durumda mutlak olan gerçek: hayatın bir sonu vardır.

    Yıl: 2008

    IMDb: 7.8

    Yönetmen: David Fincher

    Süre: 2 saat 46 dakika

F.Scoot Fitzgerald'ın 1922 de yayımlanan aynı adlı kısa öyküsünden Oscar ödüllü senarist Eric Roth tarafından sinemaya uyarlanan ters kronolojik bir film: Zaman ilerledikçe ve yıllar geçtikçe her şey eskir, her canlı yaşlanır, Benjamin BUTTON hariç!

Ağır bir metafizik meditasyon; zaman, ölüm, kader, kayıp, aşk, sevgi ve insanın fani varoluşu.

"Sevdiklerimizi kaybetmek zorundayız. 
Yoksa değerlerini nasıl anlarız."

Zaman düz bir çizgi mi olmak zorunda, yoksa bizlerin zamanı algılayışı mı düz? Zaman tersine de aksa, düz de devam etse son değişmez: Ölüm her durumda varoluşun ufkudur. (Heidegger)

Belki saatler ters çalışsaydı mutlu olabilirdik.
Gözlerimizi açtığımız andan, kapattığımız ana kadar dünyayı sevebilirdik.
Seksen yaşında doğup, yavaş yavaş onsekizimize doğru ilerlersek,
Hayat sonsuz bir mutluluk olurdu.
Ama olmadı, olmayacak.

Film bize; insan yaşam yolunda bedensel olarak çocukluğa, zihinsel olarak olgunluğa doğru yürür, zamanı kazanırken yaşamı kaybeder ve aşk, zamanla uzlaşmak zorunda olan bir trajedidir der ve bu haliyle Camus'un "Hayat mantıklı bir bütün değildir, ardışık olaylardan ibarettir, anlamı insan yükler." fikrine yaklaşır.

Mesele bir enstrümanı ne kadar iyi çaldığımız değildir, çalarken ne hissettiğimizdir. Ya da bir şarkıyı ne kadar iyi söylediğimiz de değildir, söylerken ne hissettiğimizdir. Yaşamda böyledir, mesele ne kadar uzun ya da kısa yaşadığımız değildir, yaşamın bize ne hissettirdiğidir. Mesele yaşamdan ne aldığımız ve ona ne kattığımızdır.

Her ne olursa olsun, kendin olmak için asla geç değildir.
Ya da benim durumumda asla erken değildir.
Bunun zamanı yoktur, istediğin zaman başlayabilirsin.
Değişebilir ya da aynı kalabilirsin.
Bu işin bir kuralı yoktur.
Hayatını iyi ya da kötü yaşayabilirsin.
Umarım gurur duyacağın bir hayat yaşarsın.
Ve eğer yaşamadığını düşünürsen,
Umarım içinde her şeye yeniden başlayacak gücü bulursun.

Benjamin BUTTON'un hikayesi "keşke gençliğimi yaşlı aklımla yaşayabilseydim" ya da bir diğer ifadeyle "keşke bu günkü aklımla şu yaşta ya da şu günde olabilseydim"diyen insanlara verilmiş ironik bir cevabı da taşır içinde: bu asla bir çözüm olmazdı, sadece başka türde bir trajedi olurdu.

Ve yaşam yolculuğuna 80 yaşında başlayan genç Benjamin'den son bir söz: ne yöne koşarsanız koşun, zaman sizi tüketecek; o halde iyi yaşayın.


ÇAY MI, KAHVE Mİ SEVERİZ?

Çay meşrubat-ı umûmi içinde bir iksir-i âzamdır. Bu yüzden, hiçbir içecek tutmaz çayın yerini. Kahve belki biraz zorlar, Ama tutmaz. Çünkü; ...