27 Ekim 2025 Pazartesi

BİLGE, BİLGİN, BİLGİÇ

İnsanın ilim sahibi olabilmesi için zekaya, irfan sahibi olabilmesi için edebe ihtiyacı vardır. Çünkü zeka cehalete, edep gaflete mani olur. *

İLİM kelimesinin Türkçemizde iki karşılığı vardır: mastar anlamıyla BİLMEK, isim anlamıyla BİLGİ

BİLGİ'nin kesin/objektif ve tanımlanmış/müdevven olması haline ise BİLİM diyoruz. Bu tür bir bilgi sahibine de BİLGİN.

BİLGİN, kendisi dışında olanı/objeyi bilir; eğer kendini/haddini de bilir/tanır ise bu sefer ona 'bilgin' değil, BİLGE deriz.

MARİFET ise Türkçemizde TANIMAK/İRFAN sözcüğüyle karşılanır. 

İlim ve irfan sahibi olan insanlar; başkasını/objeyi bilen ve kendisini/süjeyi tanıyan, yani hem bilgin, hem bilge olabilmeyi başarabilmiş kimselerdir.

Peki BİLGİÇ kimdir?

Bilgin ve bilge olmadığına göre, bilgiç "bilgisiz olan" mı demektir? Elbette hayır! Eğer böyle olsaydı ona sadece cahil/bilgisiz demekle yetinirdik. Oysa BİLGİSİZ bir şeyi bilmeyenin, BİLGİÇ ise bilmediğini de bilmeyenin adı.

Demek ki bilgisizlik tek katmanlı, bilgiçlik ise iki katmanlı cehalet.

Bilgiçlikte bilgisizlik yok, yanlış ve eksik bilgi var; hepsinden önemlisi bilmediğini bilmemek var.

Özetleyecek olursak BİLGE sözcüğünü irfan sahipleri için, BİLGİN sözcüğünü ilim sahipleri için, BİLGİÇ sözcüğünü ise pekâlâ malumat-füruş takımı için kullanabiliriz.

Bir BİLGE'nin değeri yaşam biçiminde, bir BİLGİN'in değeri düşünme biçimde aranır. Çünkü ilki iyi olanı, ikincisi doğru olanı öğretir.

İlim ve irfan sahibi olmayı önemsiyorduk bir zamanlar.

Öyle ki malumat-füruş olmak önemsenen değil, bilakis tebessümle karşılanan, hafiflik olarak algılanan bir hâl idi. Çünkü amaç malumat toplamak değil, ilim elde etmek ve bu ilmi bizatihi ilim için değil, irfan için elde etmek idi. İrfansız nice ilim sahibi vardı, olması da doğaldı ve fakat makbul değildi. Şimdiyse ihtiyaç fazlası bilgiçlerimiz var. 

Ne yapacağız?

Bu bilgiçliği hiç değilse bilginlik seviyesine ne yapıp da çıkaracağız?

*Dücane Cündioğlu

CAVE OF FORGOTTEN DREAMS

Mağaranın estetiği ve zamanın derinliği: Güçlü bir sinemasal deneyim.


    Yıl: 2010

    IMDb: 7.4

    Yönetmen: Werner Herzog

    Süre: 1 ssat 30 dakika

"Bir şehrin ruhunu anlamak istiyorsanız önce duvarlarını dinlemelisiniz"

    
Şu resimlerin 32-38 bin yıl önce yapıldığına inanabiliyor musunuz? Ben inanmakta epey zorlandım ve  bu yüzden epey de bir araştırma yapmak zorunda kaldım. Kaynak çalışmaların çoğu yabancı dilde, hangi kaynaklara bakmam gerektiğini chatGPT'ye sordum. Önce şu promptu girdim "Chauvet Mağarası hakkında bilgi ver." Fakat chatGPT'nin daha önce sorduğum konularda, hatta çok basit konularda bile hatalı bilgiler derlediğini, hatta -bence- uydurduğunu bizzat gören biri olarak alışkanlığım üzere verdiği bilgilere çok da itibar etmemeyi tercih ettim ve bu sefer şöyle bir prompt girdim: "Bu mağara ile ilgili okuyabileceğim Türkçe dilinde ve diğer dillerde bilimsel kaynakları listele. Bana bu konuda ayrıntılı kaynakça hazırla ve ver." Bu prompta cevap olarak bana A.Birincil Bilimsel Makaleler,  B.Sulawesi/Endonezya Üzerinden "En Eski" Tartışmaları, C.Metadoloji ve Tarihleme Yöntemleri Hakkında Derlemeler ve Ders Kitapları, D.Teorik ve Kuramsal Kaynaklar, E.UNESCO/Müze/Belgesel Notları Gibi Resmi Kaynaklar/Toplum ve Popüler Bilim, F.Türkçe Akademik Makaleler/Popüler Yazılar/İncelemeler olmak üzere 6 başlıkta uzun bir Kaynakça hazırladı. Tabii ki bu kaynakların hepsini kısa bir sürede okumam mümkün olmadığı için her başlıktan bir ya da iki kaynağı inceledim. Ve izlediğim belgeseli zihnimde bu okuduklarım ile yeniden çözümlemeye çalıştım. Böylece burada Cave of Forgetten Dreams'ı, hakkında okuduklarımı da aklımın bir köşesinde bulundurarak ve henüz izlememiş olup izleyecek olanları da düşünerek anlatmaya çalıştım.

"İnsanlar ölümlüdür ama insanlık ölümsüzdür."

 
    

Onbinlerce yıl önce yaşamış bir insanın eline dokunmak...Bu izleri neden bırakmış olabilirler?

İmgelemimiz, hikayelerimiz, mitolojimiz; Paleolitik insan muhtemelen dünyamızı değiştiren iki kavrama sahipti: Değişkenlik ve Geçirgenlik

Öncelikle günümüzde arkeolojinin kazma-kürekle girişilen epik bir macera değil, inanılmaz detaylarla gerçekleştirilen yüksek bir teknoloji çalışması olduğunu kavramamız son derece önemlidir. Yani,

"Arkeoloji bir veri deposu değil, insan bilincinin aynasıdır."

Chauvet Mağarasını şaşkınlıkla izleyeceksiniz. Hatta inanamayacaksınız. Arkeologlarda karşılaştıklarında inanamamışlar ve keşfedildiği 18 Aralık 1994 yılından bugüne hala şüpheleri olan arkeologlarda yok değil ama bu şüpheler sadece tarihlemede anladığım kadarı ile, o da 40-50 bin yıl öncesinden bahsettiğimizi düşününce bence o kadar da afaki bir yanılma sayılmamamlı.

Arkeologlar kanıtlara göre Neandertallerin mağaraları 75.000 yıl önce işaretlemeye başladıklarını, ancak bu çizimlerin figüratif olmadığını söylüyor. Bu noktadan hareketle Fransa'da ki Chauvet Mağarasında bulunan resimler en yaşlı figüratif resimler olarak kabul ediliyormuş ta ki 2019 yılında, Endonezya'nın Sulawesi adasında 51 bin 200 yıl öncesine tarihlenen duvar resimleri bulunana kadar. Bunun figüratif sanatın Avrupa'da doğduğuna dair kesinliği ortadan kaldırdığı belirtiliyor.

Mağarada sadece duvar resimleri değil, hayvan iskeletleri, meşale kalıntıları, ritüel olarak yorumlanan izler de bulunmuş. Ve mağaradaki duvar resimleri bir çok araştırmacı tarafından olgun ve ileri teknik olarak değerlendirilmiş; misal hayvanın hareketini sembolize edermişçesine çizilen ayaklar. Ben belgeselde gördüğüm resimlerden sonra sanırım bu mağarada Dali'nin, Picasso'nun Paleolitik dönem erken ruhları dolaşmış diye düşündüm.

Belgeselde anlatılan teknik analizlere ve tarihleme yöntemlerine hiç girmeyeceğim çünkü bu, konunun iyice akademik zemine inmesine neden olacak ki böyle bir durumda da bilimsel etik çerçevesinde haddimi aşmış olacağımı düşünüyorum.

Bu belgesel film hakkında asıl değinmek istediğim noktaya gelecek olursam; filmin başlangıcında kameranın mağaraya girişi, tünelden aşağıya inişi, seslendirmeler, ışıklandırmalar, ışık-gölge geçişleri vs dikkat edildiğinde Platonun Mağarasının tersine bir anlatısını görüyoruz. Yani bu sefer hakikat mağaranın dışında değil, için de diyor yönetmen. Yani gerçeklik bu sefer Platonun Mağarasının söylediği gibi dışarda değil, içeride. Bunu nereden anlıyoruz? Kamera geçişleri dışarıdaki görünüşlerden uzaklaşarak mağaranın içerisindeki gölgelere doğru ilerliyor. Platonun tam tersi yönde; bugünün gerçekliğinden uzaklaşarak geçmişin gölgelerine yaklaşıyor ve bizlere karanlık bir boşluktan sızarak derinlere doğru ilerleyen zayıf bir ışıkla geçmişin anlamını yansıtmaya çalışıyor, onbinlerce yıl önce nefes almış, hissetmiş, var olmuş insanların hatırasına dokundurmaya, Homo Sapiensin dünyanın kaosunu anlamlandırma çabasını göstermeye, insanı kökleri ile bağlantı kurması gerektiğine ikna etmeye, sessizliğin yankısını dinlemeye, tarih öncesi çağların kokusunu almaya çağırıyor ve belki biraz da o günlerden bugünlere kalan izleri onurlandırmaya.

Filmi izlediğimizde Chauvet Mağarasının tıpkı ana rahmi gibi kapalı ve korunaklı bir alan oluşu, duvar resimlerinin insan işi olmasına karşın mağarada birçok hayvan iskeletine rastlanırken hiç insan iskeletine rastlanmaması, tören ve ritüel emareleri vb ile mağaranın onbinlerce yıl önceden bugünlere getirdiği tüm o izler bizi ister istemez hem kozmik, hem psikolojik, hem de mitolojik bağlamda ölüm, öte alemler, yeniden doğuş, bilinç, inanç, bilinç dışı, benlik, bireyleşme, dönüşüm, ölümsüzlük üzerine düşünüş gibi birçok konu hakkında Paleolitik insanın aklından neler geçirdiği, ne düşündüğü, nasıl düşündüğü, imgelemi, hikayesi, mitolojisi üzerine düşünmeye zorluyor.

Öyleyse ne diyelim: "Sanat, zamanın uçurumunu aşar."

26 Ekim 2025 Pazar

BENJAMİN BUTTON'UN TUHAF HİKAYESİ-DAVİD FİNCHER

Bazı insanlar, nehir kenarında oturmak için doğmuştur.
Bazıları üzerlerine yıldırım düşmesi için.
Bazıları iyi bir müzik kulağına sahip olmak için.
Bazıları sanatçı olmak için.
Bazıları yüzücü olmak için.
Bazıları düğmeci olmak için.
Bazıları Shakspeare okumak için.
Bazıları anne/baba olmak için.
Ve bazı insanlarda dans etmek için.


HE CURİOUS CASE OF BENJAMİN BUTTON

Hayatlarımızı belirleyen bazen yakaladığımız fırsatlardır, bazen kaçırdıklarımız; bazen evetlerimizdir, bazen hayırlarımız ve her durumda mutlak olan gerçek: hayatın bir sonu vardır.

    Yıl: 2008

    IMDb: 7.8

    Yönetmen: David Fincher

    Süre: 2 saat 46 dakika

F.Scoot Fitzgerald'ın 1922 de yayımlanan aynı adlı kısa öyküsünden Oscar ödüllü senarist Eric Roth tarafından sinemaya uyarlanan ters kronolojik bir film: Zaman ilerledikçe ve yıllar geçtikçe her şey eskir, her canlı yaşlanır, Benjamin BUTTON hariç!

Ağır bir metafizik meditasyon; zaman, ölüm, kader, kayıp, aşk, sevgi ve insanın fani varoluşu.

"Sevdiklerimizi kaybetmek zorundayız. 
Yoksa değerlerini nasıl anlarız."

Zaman düz bir çizgi mi olmak zorunda, yoksa bizlerin zamanı algılayışı mı düz? Zaman tersine de aksa, düz de devam etse son değişmez: Ölüm her durumda varoluşun ufkudur. (Heidegger)

Belki saatler ters çalışsaydı mutlu olabilirdik.
Gözlerimizi açtığımız andan, kapattığımız ana kadar dünyayı sevebilirdik.
Seksen yaşında doğup, yavaş yavaş onsekizimize doğru ilerlersek,
Hayat sonsuz bir mutluluk olurdu.
Ama olmadı, olmayacak.

Film bize; insan yaşam yolunda bedensel olarak çocukluğa, zihinsel olarak olgunluğa doğru yürür, zamanı kazanırken yaşamı kaybeder ve aşk, zamanla uzlaşmak zorunda olan bir trajedidir der ve bu haliyle Camus'un "Hayat mantıklı bir bütün değildir, ardışık olaylardan ibarettir, anlamı insan yükler." fikrine yaklaşır.

Mesele bir enstrümanı ne kadar iyi çaldığımız değildir, çalarken ne hissettiğimizdir. Ya da bir şarkıyı ne kadar iyi söylediğimiz de değildir, söylerken ne hissettiğimizdir. Yaşamda böyledir, mesele ne kadar uzun ya da kısa yaşadığımız değildir, yaşamın bize ne hissettirdiğidir. Mesele yaşamdan ne aldığımız ve ona ne kattığımızdır.

Her ne olursa olsun, kendin olmak için asla geç değildir.
Ya da benim durumumda asla erken değildir.
Bunun zamanı yoktur, istediğin zaman başlayabilirsin.
Değişebilir ya da aynı kalabilirsin.
Bu işin bir kuralı yoktur.
Hayatını iyi ya da kötü yaşayabilirsin.
Umarım gurur duyacağın bir hayat yaşarsın.
Ve eğer yaşamadığını düşünürsen,
Umarım içinde her şeye yeniden başlayacak gücü bulursun.

Benjamin BUTTON'un hikayesi "keşke gençliğimi yaşlı aklımla yaşayabilseydim" ya da bir diğer ifadeyle "keşke bu günkü aklımla şu yaşta ya da şu günde olabilseydim"diyen insanlara verilmiş ironik bir cevabı da taşır içinde: bu asla bir çözüm olmazdı, sadece başka türde bir trajedi olurdu.

Ve yaşam yolculuğuna 80 yaşında başlayan genç Benjamin'den son bir söz: ne yöne koşarsanız koşun, zaman sizi tüketecek; o halde iyi yaşayın.


ZERKALO / THE MİRROR

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması; hikayesinden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

Andrey Tarkovski 

    Yıl: 1975
    IMDb: 7.9
    Yönetmen: Andrey Tarkovski
    Süre: 1 saat 48 dakika

Sıcak bir fincanı cam bir masadan kaldırırsınız ve 20 saniye fincanın masada bıraktığı buğunun geçmesini izlersiniz. Peki neler düşünürsünüz o sahneyi izlerken? Muhtemelen hayatı.

İşte o buğunun kaybolmasını izlemek gibi bir şey Tarkovski'nin Ayna'sını izlemek ve aynada kendimiz ile yüzleşmek, hele ki fonda Bach'in ölümsüz eserlerinden biri çalarken.

Tarkovski, klişe tabirle "tam bir sanat eseri" diyebileceğimiz ZERKALO'nun gösterime girebilmesi için zamanında epey bir mücadele vermiş. Çekimlerin bitmesinden bir yılı aşkın bir süre sonra ancak izleyicilerle buluşan film, o günden bugüne sinemada herkesin benimseyip sahiplenemeyeceği, kendine özgü bir hayran kitlesi oluşturmuş durumda.
Peki Zerkalo'nun gösterimine izin verilmemesinin nedeni neydi?
Nedeni; zamanın sinema otoriteleri tarafından senaryonun karışık, alışılmadık, yavaş ve anlaşılmaz bulunması!

Çünkü hiçbir sanat eseri, hiçbir buluş, hiçbir yapıt ortaya çıktığı çağda anlaşılmış ve değer görmüş değildir; tıpkı Zerkalo gibi.

Uzun uğraşlar sonucu nitekim gösterime giren Zerkalo’nun Moskova’da yapılan galasında Tarkovsky filmle ilgili soru yağmuruna tutulur.
Gösterimden sonra tüm bu soruların cevaplanması ve eleştirmenlerin filmi tartışması o kadar uzun sürer ki, bir ara temizlik görevlisi kadın salona girerek oradakilere salonu temizleyeceğini söyleyip işlerinin ne zaman biteceğini sormak zorunda kalır. İçerdeki eleştirmenlerden biri temizlikçi kadına:
- “Burada çok karmaşık ve anlaşılması zor bir filmi tartışıyoruz, ne zaman biteceği belli olmaz.” gibilerinden bazı şeyler söyler.
Bunun üzerine filmi arka taraftan izlemiş olan temizlikçi kadın:
     -  “Bunda bu kadar anlaşılmayacak ne var ki?” der.
Şaşkın bir şekilde kadına filmden ne anladığını soran eleştirmenlere temizlikçi kadının verdiği cevap ise şudur:
- “Sevdiklerinin ve onu sevenlerin hakkını asla ödeyemeyeceğini düşünen bir adamı ve onun; onları yeterince sevemediğini düşündüğü için vicdan azabı ve acı içinde kıvranan ruhunu anlatıyor” der.
Bunun üzerine orada bulunan, Rusya’nın yönetmen ve eleştirmen olarak önemli sinema adamları Tarkovsky’ye bakarlar.
Tarkovsky:
-   “Bu sözlere ekleyecek başka hiçbir şeyim yok” diyerek konuşmayı bitirir.

----------0----------

Gerçek sanat; anlaşılmak için ne entelektüel bir birikim, ne bilgi, nede bir ön hazırlık talep etmez. Talep ettiği iki şey vardır; o da anlamaya açık bir akıl ve görmeye hazır bir kalp.
Bir filmin; bir hastalık, bir cinayet, bir arkadaşlık, savaş ve barış gibi somut olayları anlatması elbette ki kolay değildir ama acı gibi, hüzün gibi, vicdan gibi, iman, inanç, aşk, sevgi, sadakat gibi ruhla ve kalple ilgili, soyut kavramları perdeye yansıtabilmek; işte bu bambaşka bir meseledir.

“Mühürlenmiş Zaman”  adlı kitabında Tarkovski filmini şu cümleler ile açıklar:
-       ”  Kendisi için değerli olan insanların hakkını ödeyemeyeceğini, kendisine gösterilen sevgiyi ve verilen onca şeyi hiçbir zaman gereğince karşılayamayacağını düşünen bir insanın çektiği acıları anlatmak istiyordum. Bu insan, onları yeterince sevmediğine inanıyor ve bu, onun için gerçekten acı veren katlanılması zor bir düşünce” 
Çocukluğun o masum umutları, beklentileri ve sonrasında gelen acı dolu bir hayatın bir şiir gibi aktarılması Ayna filmini benzersiz kılan özelliklerden birisidir sadece. İnsanı insan yapan tüm unsurların; anıların, rüyaların, umutların, hayallerin… organik bir bütünlük oluşturduğu filme, Tarkovsky’nin babası olan ünlü Rus şair Arseni Tarkovsky’de kendi seslendirdiği şiirleriyle ayrı bir ruh katar.

Ağırdır ayna,
Evet zordur!
Ama bu ağırlığa ve zorluğa rağmen
Kendi yüzümüze çekinmeden bakmaya çağırır bizi.
Bizde bakmak isteriz kendimize o aynadan;
Ne gösterecek bize
Nasıl göreceğiz diye kendi gerçekliğimizi.

THE FIRS GRADER


    Yıl: 2010
    IMDb: 7.4
    Yönetmen:Justin Chadwick
    Süre: 1 saat 45 dakika

Gözlerim dolarak izlediğim bir filmdi; yer yer insanlığımdan utandığım, yer yer filmi durdurup derin derin düşüncelere daldığım bir filmdi.
Ve filmi ihtiyar Mague'nin aklımda durmadan dönen şu üç kelimesi ile bitirdim: oku, eğit, öğret

Gerçek bir yaşam öyküsü
Mau Mau Kabilesinden, 84 yaşındaki inatçı Mague'nin öyküsü
Geçmişini unutanların ve tarihine yabancılaşanların öyküsü
Eğitimin, kitabın, kalemin, okulun, okumanın kıymetini bilenlerin bilmeyenlere karşı verdiği takdire şayan mücadelenin öyküsü
Özgürlüğün, insanlığın, varolmanın, azmin, kararlılığın, öncülüğün, başarının ve zaferin öyküsü


Bize susmamızı söylediler, biz de sesimizi yükselttik. Ve bedelini türlü işkencelerle sağır edilen kulaklarımızla, kör edilen gözlerimizle, kesilen ayak parmaklarımızla, kırılan kafataslarımızla, gözlerimizin önünde öldürülen eş ve çocuklarımızla ödedik.
Hiç kimsenin toprağında değil, hiç kimsenin yaşam alanında değil, hiç kimsenin vatanında değil; kendi ülkemizde, kendi toprağımızda, kendi göğümüzün altında olduğumuz için ödedik, vatanımıza, özgürlüğümüze, geleceğimize sahip çıkmak istediğimiz için ödedik. varlığımızı köle olarak değil, kendi ülkemizin, kendi kendimizin efendisi olarak sürdürmeyi düşlediğimiz için ödedik.


Eğitim, sen toprak olana kadar devam eder.
Öğrenmenin zamanı, yeri ve yaşı yoktur; insan doğumdan ölüme dek, sürekli öğrenir, öğrenmelidir.
Keçiler okuyamaz. Keçiler yazamaz. Keçiler düşünemez. Eğer okuyamıyorsak, yazamıyorsak ve düşünemiyorsak bir keçiden ne farkımız olur?
Okumalısınız çocuklar; okumalı, yazmalı ve öğrenmelisiniz. Düşünmeyi öğrenmelisiniz. Benim gibi bir keçi olmamalısınız. 
Evet ben bir keçiyim!
-Evet, sen bir keçisin Mague! İnatçı bir keçi ve keçiler çok zekidir. Yapmak istediklerini de başarırlar. Tıpkı senin gibi Mague, tıpkı senin gibi.

KİM, KALBİN AKILDAN DAHA ÖNEMSİZ OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİR Kİ?

zamanı durduramayız, ama anlam katabiliriz,
değerli kılabiliriz,
ve böylece anı ölümsüzleştirebilir, yaşamın tam da orta yerine heykelimizi dikebiliriz,
işte bu yüzden,
zaman bizi harcamadan, biz zamanı harcamalıyız;
değerli şeyler karşılığında.

Ah zaman!
Hem dost, hem düşman.
Hem mazlum, hem zalim.
Akdıkça köpüren nehir,
Yiğide ayak bağı, 
Namerde at meydanı.
Nefrete dost 
Ve tuzak sevdaya.
İyi ile kötünün, 
İyilik ile kötülüğün yolunu ayırıcı bazen 
Ve bazen rahmette zahmet, zahmette rahmet yumağı... 
Hayırda şer, şerde hayır gizleyen sır...

Ah zaman!
Zaman bir çizgi... 
Sonu yok, başıda olmadığı gibi... 
Herkese bölüştürüldü bir parçası ezel gününde, can meclisinde; 
Acıdan ve sevinçten nakış çizelim, desen işleyelim diye üstüne....
Rengi hiç olmadı bu yüzden, 
Tezgahta hiç dokunmadı...
Takvimlerden eledik onu, ad koyduk, sınır çizdik...
Dilim dilim eyledik, 
Civan iken kemale erdik onunla; çocuktuk, bahara girdik...
Onu ışık ile ölçenlerin ömürleri güneş ile birlikte gömüldü karanlığa, 
Kum ile tartanların ömürleri kumlar gibi aktı şişelerden.
Şimdi zaman; 
Saatlerde bir tik...tak... 
Ve takvimlerde bir yaprak...
Bize hatırlatıyor durmadan:
Uyan ey!.. 
Eksiliyor saatler, günler, haftalar, aylar.*
     Geçen hod geçti gitti, geleceği neylersin
     Her nefesin neş'esin; bu demle, bu andan sor.

*İskender Pala 

Halil Cibran-BÜTÜN ŞİİRLER VE ŞİİRSEL YAZILAR

Adam dua etti sessizce: " Tanrım konuş benimle "
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta,
                                      ama adam duymadı.
Bağırdı sonra, tüm gücüyle: " Tanrım konuş benimle "
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı,
                                              adam oralı bile olmadı.
Etrafına bakındı bir gece: "Tanrım seni görmeme izin ver " dedi
Bir yıldız parladı gökyüzünde,
                                                farkına varmadı.
Haykırdı: " Tanrım bana bir mucize göster " diye
Bir bebek doğdu yakınında bir yerde,
                                                          bilmedi.
Sonra çaresizlik içinde kıvrandı: " Dokun bana Tanrım, burada olduğunu anlamamı sağla "
Bir kelebek kondu omzuna,
                                           adam kelebeği elinin tersiyle itti.

---------------------------

İnsan dünyaya bir kere gelir, adam gibi yaşarsa bir kere gelmek yeterlidir. 
Joe E: Lewis


FOLLOW ve FOLLOWERS UĞRUNA


Ünlü virtüöz, piyanosunun başına oturmuş ve salonu hınca hınç dolduran  seyircilerin önünde konserine başlamıştı. Ancak tuşlara basıp çalıyor görünmesine rağmen, telleri önceden sıkılmış olan piyonadan hiçbir ses çıkmıyordu. Dinleyiciler birbirlerine göz ucuyla bakarak ne yapmaları gerektiğini araştırıyorlar fakat nedense hiç kimse de tepki göstermiyordu. İki saat süren sessiz konserden sonra ünlü virtüöz oturduğu yerden kalkarak büyük bir ciddiyetle seyircileri selamladı. Salon kesintisiz ve yüksek alkış sesleriyle çınlıyordu. İngiltere'de yaşanan bu olaydan sonra piyanist, kendisiyle röportaj yapan televizyon spikerine:

- "İnsanlardaki tepkisizliğin nereye kadar varabileceğini öğrenmek istedim." der ve ekler;

- "Meğer sınırı yokmuş."

BÜROKRATİK KURAMLAR

 PARKİNSON YASASI

1957’de Northcote Parkinson, kurumlarda bürokrasinin yarattığı komik durumları Parkinson Kanunu adlı kitapta toplamıştır. 

• Bir iş, daima, bitirilmesi için kendisine ayrılan sürenin hepsini kapsayacak şekilde uzar. Yani; bir işi bitirmek için ne kadar süreniz var ise o işi bitirmek o kadar zaman alır.

• Giderler, tüm gelirlere karşılık gelene kadar artar.

• Gündemdeki konulara ayrılan zaman, konunun önemi ile ters orantılıdır.

• Memurlar birbirleri için iş yaratırlar. 

• Komite/komisyon üreme hızı en yüksek yaratıktır. 

• Bir komitenin önemi, üye sayısı ile ters orantılıdır. 

• Konunun önemi ile tartışma süresi ters orantılıdır.

    Araştırmalar, bir görev söz konusu olduğunda insanların öncelikle “Bu işi tamamlamak için ne kadar süreye ihtiyacım var?” yerine, “Bunu tamamlamak için ne kadar zamanım var?” diye düşünme eğilimi gösterdiklerini ortaya koymuştur. Bu düşünme şekli insanların zamanı verimsiz kullanmalarına yol açmaktadır.

Öncelikle yapılması gereken bir işi tamamlamak için gerçekçi bir şekilde ihtiyaç duyulan zamanı belirlemektir. Kendinize bu görevi tamamlamak için ne kadar zamanınız olduğunu sormayın. Bunun yerine bu işi gerçekten ne kadar sürede bitirebilirim diye sorun ve görevi bu süre zarfında tamamlamak için elinizden geleni yapın.

    Bunu yapabilmek için suni zaman kısıtlamalarından yararlanabilirsiniz. Araştırmalar suni zaman kısıtlamalarının verimliliği artırdığını ortaya koymuştur. Kısa zamanlı görevler için belli bir süre (örneğin x işini 45 dakika içinde tamamlama gibi) belirlerken uzun süreli görevler için tamamlanma tarihi belirleyebilirsiniz.

    Buraya kadar verilmiş olan örnekler zamanla ilgili olmakla beraber aslında Parkinson Yasası para ve çaba için de geçerlidir. (Örneğin; gelir arttığı oranda harcamalar, cihazların kaydetme kapasitesi arttıkça sakladığımız veri, ev büyüdükçe eşyalar vb. artar.) Bu tuzaktan kurtulmak için yapılması gereken ilk şey kendinize harcayacağınız kaynakların sonucunda kazanmayı hedeflediğiniz faydaların doğru dengede olup olmadığını sormaktır.

    Parkinson yasasını hesaba katarken hatırlamanız gereken en önemli şey, bir işe ne kadar zaman (veya diğer kaynaklar) ayıracağınızı belirlerken, işin kalitesinden ödün vermenize ve aynı zamanda gereksiz zaman harcamanıza neden olmayacak dengeyi korumaktır. Bu nedenle çalışmayı alt bölümlere bölün ve bunu tamamlamak için mutlaka bir zaman çizelgesi oluşturun.

 PETER İLKESİ

Laurence Peter ve Raymond Hull tarafından 1980’de yazılan Peter İlkesi adlı kitap mizahi bir yaklaşımla bürokratik yapılarda insan kaynaklarına yönelik eleştiriler yapmaktadır.

    Yeteneksizliğin evrensel olduğunu savunur. Herkes ve her örgüt kendi yeteneksizlik düzeyine erişecektir. Eğer kişi bir çekiş gücüne  sahipse, yeteneksizlerin organizasyonu doldurma süresi çok daha hızlanacaktır. Teori bizim her zaman başarılı olduğumuz bir konuda çalışmamızı öğütler; en yüksekte değil.

 İşi, yetmezlik düzeyine henüz ulaşmayanlar çıkarabilir. 

• “Baştan savma terfi” uygulamaları: Çalışanlar, bazen ayak altında dolaşmasınlar diye üst kademeler e atanırlar. 

• Çekiş gücü (Fişek): Bir memurun, hiyerarşinin daha üst basamaklarındaki bir kişiyle akrabalık,evlilik ya da tanışlık yoluyla ilişki kurarak üst kademelere yükselmesidir.

 Yeterince süre olduğu ve yeterince hiyerarşik basamak bulunduğu sürece her çalışan kendi yeteneksizlik düzeyine ulaşır ve orada kalır. Dolayısı ile her görev onu gerçekleştiren yeteneksiz insanlar ile doldurulma eğilimindedir.

    Ne yazık ki insanlar kendilerinin yeteneksiz olduklarının farkına varmazlar ve problemi hep kendileri dışında ararlar. Onlara göre kendileri dışındaki herkes yeteneksizdir. Ancak yan masada çalışan arkadaşı da onun yeteneksiz olduğunu düşünmektedir. Bu anlattığım ilke pek çoğunuza tanıdık geliyor değil mi?  Hepimiz çalıştığımız organizasyonlarda yüksek konumlarda olmasına karşın, çoğunlukla iyi niyetli lakin kifayetsiz ve yeteneksiz olduğunu düşündüğümüz kişilere rastlıyoruz. Hiyerarşik her türlü yapıda bir çok insan, yeteneklerinin yetmediği pozisyonlara kadar hızla yükseliyor, sonra başarısız oldukları noktada takılıp kalıyorlar.  Mevcut pozisyonu kaybetmemek için dar bir alanda yoğun şekilde uzmanlaşmaya, en ilgisiz işlerle uğraşmaya ve maalesef somut sonuçlar yerine görüntü üretmeye odaklanıyorlar.  Kağıtlara delicesine tutkunlar, iş çıkarmaya çalışanlara da tahammül gösteremiyorlar.

    Yani hiyerarşik bir oluşumdaki her bir kişi, eninde sonunda artık yetemediği bir seviyede çalışmaya başlar. Peter prensibinin öngörüsü, hiyerarşideki tüm kademelerin bir noktada başarısız çalışanlar tarafından doldurulacağıdır.

OLİGARŞİNİN TUNÇ KANUNU 

    Oligarşinin Tunç Kanunu’na göre tüm örgütler, örgüt içi demokrasiyi imkansız hale getirecek olan oligarşik bir yapı geliştirme eğilimindedirler. 

    Robert Michels, yaptığı araştırmalar ve incelemeler neticesinde, istisnasız tüm örgütlerin kaçınılmaz olarak oligarşik eğilimlere yani azınlık ya da tek adam yönetimlerine dönüşme eğilimlerine sahip olduğunu görmüştür. Michels, gördüğü bu gerçeği “Oligarşinin Tunç Kanunu” olarak tanımlamıştır.

  Dolayısıyla “Oligarşinin Tunç Kanunu” na göre görünüşte demokratik bir şekilde yönetilen ve demokratik amaçları olan örgütlerde dahil olmak üzere tüm örgütlerde oligarşi kaçınılmazdır. Örgütler kaçınılmaz olarak bürokratikleşmeye, otoriterleşmeye ve oligarşiye kayarlar. Eninde sonunda her örgüt oligarşik yapılar tarafından yönetilmeye başlanır. Başlangıçta her ne kadar demokratik bir amaçla yola çıkılırsa çıkılsın, bürokratikleşmenin artmasıyla birlikte örgütlerin üst kademelerinde bulunanlar, zamanla örgütün tabanından uzaklaşmaya başlayacaklardır.

    Nihayetinde, bu kişiler kendi kişisel çıkarlarını önde tutmak suretiyle iktidarlarını sürekli kılmaya çalışacak ve örgüt yönetimi böylece oligarşiye dönüşecektir.

DİLBERT İLKESİ

    Dilbert İlkesi Amerikalı yazar ve çizer Scott Adams'ın yarattığı bir çizgi mizah dizisisidir ve özünde şöyle demektedir: Ne kadar yeteneksiz davranırsanız, sizden o kadar az iş talep edilir. Hatta yeterince ebleh göründüğünüz takdirde sizi yönetici bile yapabilirler...’’

    Adams her yönetici için söylenemeyeceği kesin olsada aynen bunu diyor: En yeteneksiz elemanlar, sistematik bir şekilde, örgütlere en az zarar verebilecekleri yere; yönetim kademelerine getirilir.

   Dünya'yı tam bir tımarhane olarak tanımlayan Adams'a göre çalçene ve tembellerden oluşan bu tımarhanenin içinde yaşayanların icra ettiği tek iş ise; yapılan deli saçmalıklarına uygun birer kılıf bulmak. Ya da diğer bir deyişle çalışır görünmek. Asıl amaç ise ya tembellik etmek, ya da entrika çevirmek.

BÜROPATOLOJİ

    Victor Thompson’a göre herkes zamanla kendisinin, çalıştığı kurumun/bölümün vazgeçilmez ve en önemli elemanı olduğu fikrine sahip olur. Büropatolojik özelliklere sahip yöneticiler, uygulamalarında otoriter ve katı bir tutum sergilerken, çalışanlar rutin işler yapan, az performans gösteren ancak çok meşgulmüş görüntüsü veren; buna karşın kurumsal amaç belirleme ve amaçlara ulaşmada önemli bir rolü olmayan kişilerdir.

Kullanılan Kaynaklar:
Yönetim/Kurthan Fişek
Bilgi Yönetiminin Hatalı Kullanımı/Prof.Dr.Dilek Ekici
21. Yüzyılda Türk Bürokrasisinin Sorunları ve Çözüm Önerileri/Orhan Gökçe ve Ali Şahin 
What Really is Public Maladministration?/Gerald E. Caiden 
Myths and Realities about the Bureaucracy/Jeffrey Greene
The Dilbert Principle/Scott Adams

KLASİK YÖNETİM: Bilimsel Yönetim Kuramı ve Taylor

 GİRİŞ


“Sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisi (Koçel, 1998:10).” Olarak nitelendirilen yönetim; insanın yaratılışı itibari ile sosyal bir varlık olması ve toplu yaşama ihtiyacının bir sonucu olarak çağlar boyunca olagelmiştir. Köle-Sahip ilişkisi ile başlayıp dönemin özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre evrilerek sürekli değişen ve gelişen yönetimin, bugün geçmişe göre çok daha katmanlı ve ussal bir hal aldığı görülebilir. 

Endüstri devrimi ile üretimin insan gücünden makine gücüne aktarılmaya başlaması, mevcut kaynakların kullanımıyla ilgili endişeleri de beraberinde getirmiştir. Bu da işletmelerde üretim sürecindeki tüm girdilerin daha verimli kullanılmasının gerekliliği düşüncesini doğurmuştur ki tamda bu noktada karşımıza Frederick W.Taylor ve “Bilimsel Yönetim İlkeleri” çıkmaktadır. Taylor’ın yönetimin kişisel beceriyle paralel bir kavram olarak görüldüğü bir dönemde, kişilere değil de sisteme vurgu yapması ve yönetimi bir sistem olarak ele alıp, bir bilim alanı olarak incelemesi oldukça önemlidir. 

Yönetim literatüründe bir dönüm noktası olarak kabul edilen ve 1911 yılında yayınlanan Taylor’ın “Bilimsel Yönetim İlkeleri” kitabı “Yeni sanayi çağının kutsal kitabı” olarak nitelendirilmektedir (Akt.Asunakutlu ve Coşkun, 2005: 158). 

Bu çalışmamızda; genelde yönetim dönemleri ile yönetim yaklaşımlarına, özel de ise klasik yönetim yaklaşımlarından ilki olan Bilimsel Yönetim Kuramı ve kurucusu Taylor’ın insan, yönetim, işveren-iş gören ilişkileri ile kişisel ve milli refahın nasıl en üst seviyeye çıkarılabileceğine dair düşüncelerine yer verdiği “Bilimsel Yönetimin İlkeleri” kitabına yer verilecektir. 

1. YÖNETİM DÖNEMLERİ

Yönetim nedir? Dediğimizde literatürde pek çok farklı tanımla karşılaşmamız mümkündür. Buna karşılık tüm bu tanımların ortak noktaları şu üç madde de özetlenebilir. 

· Gerçekleştirilecek amaç ya da amaçların olması, 

· Amaçları gerçekleştirecek insanların örgütlenmesi, 

· İş bölümü ile dağıtılan insan gücünün bütünleştirilmesi. 

Tarihsel süreç içerisinde çeşitli oluşumlardan geçerek 18.yy Endüstri Hareketlerinin başlaması ile büyük bir önem kazandığı söylenen ve kısaca yönetenin, yönetilen eliyle iş görmesi olarak tanımlayabileceğimiz yönetim; işletme kavramı gelişmeden önceki dönem ve işletme kavramının gelişmesinden sonraki dönem olarak iki başlık altında incelenebilir (Yozgat, 1989: 2). 

Yönetimde çalışanların köle ve esirlerden oluştuğu, köle-sahip ilişkisi içinde korkuya ve zora dayalı bir yönetim anlayışının olduğu işletme kavramı gelişmeden önceki dönemde; kölelik zamanla yerini serflik müessesesine terk etmiş, daha sonra da serfliğin daha gelişmiş bir şekli olarak loncalar kurulmuştur. Çıraklık, kalfalık ve ustalık şeklinde örgütlenen loncaların toplum içerisinde gereken önemi görmemekle birlikte bir bakıma endüstri döneminin hazırlığını yaptıkları belirtilmektedir (Ertürk, 1998). 

19.yy da Endüstri Devriminin getirdiği makineleşmenin hızla artmasıyla, pek çok alanda olduğu gibi işletmelerin ve örgütlerin yapısında da önemli değişikler meydana geldiği belirtilmektedir. İşletme kavramının gelişmesinden sonraki dönem olarak da adlandırılan bu dönemde; köle-sahip ilişkisinin artık işgören-yöneten ilişkisine evrildiği ve bunun sonucunda da yönetim üzerine düşünen uygulayıcıların çalışmalarının yoğunlaştığı görülmektedir (Tümer, 1993). 

Artık yönetim üzerine gözlem ve incelemelerin yapıldığı ve yönetimin bilimsel olarak da ele alındığı 1880 ve sonrası bu dönemde; yönetim alanında yapılan çalışmalar ve geliştirilen yönetim yaklaşımlarına bakılacak olursa karşımıza aşağıdaki gibi bir tablo çıkmaktadır. 

Tablo 1. 1980'den Günümüze Yönetim Yaklaşımları 

1880 - 1930 Klasik ( Geleneksel ) Yaklaşım

Bilimsel Yönetim Yaklaşımı
(Frederick Winslow Taylor)

Yönetim Süreci Yaklaşımı
(Henry Fayol)

Bürokrasi Yaklaşımı
(Max Weber)

1930 - 1950 Neoklasik ( Davranışsal ) Yaklaşım

Hawthorne Araştırmaları

X ve Y Teorileri

C. Argyrs Modeli

Maslow

1950 - 1970 Modern Yaklaşım

Sistem yaklaşımı

İstisnalarla Yönetim

Amaçlara Göre Yönetim

Durumsallık Yaklaşımı

Stratejik Yönetim Yaklaşımı

1970 'den Günümüze (Post Modern Yaklaşım)

Toplam Kalite Yönetimi

Yalın Yönetim

Değişim Mühendisliği


2. KLASİK(GELENEKSEL)YÖNETİM YAKLAŞIMI

Klasik yönetim yaklaşımı Sanayi Devrimiyle el ve kas gücünden makine gücüne geçilmiş olmasına ve üretim tekniklerinde sağlanan olanaklara rağmen, gelişmelerin somut verimlilik artışına dönüştürülemediği bir dönemin ürünü olarak nitelendirilmektedir. Burada F.W.Taylor, Henri Fayol, Max Weber, Luther Gulick gibi klasik yönetim kuramcılarının en belirgin ortak özelliğinin; insan çabasını planlayıp tekdüzeleştirerek ve geliştirerek en az girdiyle, en çok çıktıyı sağlamak olduğu gösterilmektedir(Fişek, 2011:170). 

Kapalı sistem yaklaşımıyla yalnız örgüt içi iletişimin nasıl sağlanacağı üzerinde duran ve insanı ikinci plana atan klasik yönetim kuramının hareket noktası olarak akılcılığı ve mekanik süreçleri ele aldığı ve insan boyutunu tamamen göz ardı edip uyguladığı dikey hiyerarşide, iş görene hiçbir inisiyatif hakkı tanımayarak otoriter, merkeziyetçi ve yazılı kurallara dayanan bir ilişkiler sistemi üzerine kurulduğu görülmektedir. 

Yaklaşımın insanı psikolojik ve sosyal yanları da olan bir varlık olmaktan çıkarıp, iş görenleri vasat, bencil ve sorumluluktan kaçan kişiler olarak düşündüğü ve sürekli kontrol altında tutmak istediği, bunun da işin görüldüğü örgütsel yapının tüm sınırlarının açıkça belirlenerek, çalışan davranışlarının tümüyle kurallara bağlanmasına neden olduğu belirtilmektedir (Çetintaş, 2016:4). 

Yüksek verimlilik sağlayacak bir örgüt yapısı bulmak üzerine yoğunlaşan klasik kuramcıların, örgütlerin toplumsal ya da beşeri yönlerini yok sayarak; 

· Emredici liderlik 

· Otoriter denetim ve gözetim 

· Kuramsal Yapı gibi niteliklerle ifade edilebilecek “biçimsel örgüt”ü vurguladıkları görülmektedir. 

Tamamen rasyonellik üzerine kurulmuş olan klasik kuramda; yönetimde, makine-insan ilişkilerinde ve işlerin dizayn ve birleştirilmesinde ilkelerin amaçladığı rasyonelliğin sağlanabilmesi ve bilimsel kriterlere dayalı etkin ve verimli bir düzenin oluşturulabilmesi için bütün tedbirlerin alınması gerektiği bir zorunluluk olarak kabul edilmektedir. Bu amaçla yönetsel ve organizasyonel faaliyetler konusundaki kurallar yönetime rehberlik eder. Rasyonellik ilkesi burada en basit biçimiyle; olası görülen en az emek ve gider ile amaca ulaşmak olarak tanımlanır ve ancak verimlilik, ekonomiklik, karlılık kavramları ile birlikte ele alındığında anlam kazanacağı söylenir. Klasik teoride rasyonellik bu üç kavramı da(verimlilik, ekonomiklik, karlılık) içine alan pür mutlak rasyonelliktir (Arslan, 2014). 

Klasik teoride örgütler; kuralları önceden belirlenmiş birer makine olarak görülmüş, örgüt içinde ki iş görenler de bu makinenin belirli standartlara sahipbirer parçası olarak kabul edilmiştir denilmektedir. Bu teoride insan dışındaki tüm faktörler dikkate alınarak "Maddi faktörler düzenlendikten sonra insanın öngörülen doğrultuda ne şekilde davranacağı-davranması gerektiği varsayılmıştır” (Baransel, 1973:8). 

Temelleri 19.yy da atılan ve kendinden sonraki yönetim yaklaşımlarına da temel teşkil eden klasik yönetim yaklaşımında üst düzey yönetimin; yapılacak analizlerle yönetim fonksiyonlarının belirlenmesi ve yüksek verimlilik sağlanması üzerinde durduğu ve kişilerden çok mevkilere önem verdiği görülmektedir. 

Klasik yönetim kuramı altında üç temel yaklaşım bulunmaktadır. 

1. Öncülüğünü Frederick TAYLOR’ın yaptığı Bilimsel Yönetim Yaklaşımı 

2. Henry FAYOL’un Yönetim Süreci Yaklaşımı 

3. Max WEBER’in Bürokrasi Yaklaşımı 

2.1. Bilimsel Yönetim Kuramı ve Taylorizm

“Kesin bilimsel bilgi ve yöntemler, er geç her yerde, el yordamıyla hareket etmenin yerini alacaktır.” Frederick W. Taylor (Dale, 1999:63). 

Bilimsel Yönetim kuramı makineleşmenin, iş kollarının, fabrikaların, imalathanelerin gittikçe arttığı ve buna karşılık ihtiyaç duyulan nitelikli işçi sayısının yeteri kadar olmadığı 20.yy başlarında, iyi bir etüt ile önce bir işi görmenin en iyi yolunun bulunmasını, sonra standart bir iş bitirme süresi belirleyerek iş görenin bu süre içerisinde ulaşabileceği en yüksek verime ulaşmasını hedefleyen, bunun karşılığında da iş görene parça başı ücretlendirme ile daha çok kazanç-daha yüksek refah vaat eden bir yönetim biçimi olarak F.W. Taylor tarafından ortaya atılmıştır (Fişek, 2010: 68). 

Aynı zamanda yönetim biliminin de kurucusu olarak kabul edilen F.W.Taylor’ın 1856 yılında varlıklı ve eğitimli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiği ve meslek yaşamına 1870 yılında Philadelphia’daki küçük bir makine yapım atölyesinde çırak olarak başladığı bilinmektedir. Eğitimli ve ekonomik düzeyi yüksek bir ailenin çocuğu olmasına karşın, çalışma şartları oldukça zor bir yapım atölyesinde çırak olarak işe başlaması; Taylor’ın mesleğe tesadüfen değil, bilinçli olarak atıldığının işareti sayılmaktadır (Akt. Özer, 2014). İş yaşamı boyunca çalıştığı işletmelerde her kademede görev yapan ve aynı zamanda mühendis de olan Taylor o dönem; üretilen çıktının mümkün olanın ancak üçte birine ulaştığını ve buradaki asıl sorunun: kimsenin, bir kişiden ne kadar iş beklemenin akla uygun olacağını bilmemesinden kaynaklandığını söylemektedir (Dale, 1999:66). 

Taylor geliştirdiği bilimsel yönetim ilkeleri ile Newtoncu dünya görüşünün evreni bir makine olarak anlayan tezini, örgüt ve yönetime mükemmel bir şekilde uyarlamıştır. Newton' un mekanikçi fiziğinde her bir atom, zaman ve mekan içinde diğerlerinden yalıtılmıştır. Her bir atomun kesin ve içine nüfuz edilemeyen sınırları vardır ve atomların hareketlerine fizik yasaları hükmeder. Bilimsel Yönetimin/Taylorizm’in düşünce sisteminin özünde de tıpkı buradaki gibi insanların verimli makineler olarak programlanabileceği görüşünün olduğu söylenebilir(Fırat, 2006:) Taylor’ın bilimsel yönetimle hedeflediği; mümkün olduğunca her işçiye ayrı bir görev verilmesi ve iş görenin hiçbir şekilde inisiyatif kullanmayıp, yöneticiler tarafından belirlenen kurallar(yasalar) çerçevesinde yalnızca görevini yaparak maksimum verimliliğe ulaşmasıdır(Taylor, 2016). 

“Genç ve ihtiraslı Taylor, ustabaşı olarak, doğallıkla adamlarının mümkün olduğu kadar çok üretim yapmalarını istiyor ama onları çalıştırmanın zor olacağını da biliyordu. Daha fazla çalışırlarsa kazanacakları hiçbir şeyleri yoktu ve geçinmelerine yetecek kadar az çalışmaları yaygın bir durumdu. Taylor bile onların durumuna sempati ile yaklaşıyordu: Gündelikçi olarak çalışırken kendisi de aynısını yapmıştı. Taylor sonraları şöyle yazıyordu: “Doğal eğilimleriyle enerjik bir adam birkaç gün tembel birisiyle yan yana çalıştığı zaman şöyle bir mantığın ortaya çıkması kaçınılmazdır: Tembel herif ancak benim yarım kadar çalışıp, benimle aynı parayı alırsa niçin çok çalışayım ki (Dale, 1999:64)?” 

(Bu mantığın günümüz çalışma hayatında hala hüküm sürdüğü ve verimsizliğin temel nedenlerinden biri olduğu söylenebilir). 

Bilimsel Yönetim Teorisiyle Örgütleri birer makine, iş göreni de bu makinenin gerektiği zaman uzman yöneticiler tarafından eklenen, çıkartılan, eskidiğinde yenisiyle değiştirilebilen birer parçası olarak gören Taylor,1911 yılında yayınladığı “Bilimsel Yönetimin İlkeleri” kitabında “Geçmişte insan önce gelirdi, gelecekte sistem önce gelmelidir. Ve herhangi bir sistemin ilk hedefi birinci sınıf insan yetiştirmek olmalıdır.” Diyerek kurduğu bilimsel yönetim yaklaşımının insana ve sisteme bakış açısını da gözler önüne sermektedir (Taylor, 2016: 12-13). 

Taylor’ın bilimsel yönetimin bir nev’i anayasası olarak da kabul edebilecek olan Bilimsel Yönetim İlkeleri kitabına, Başkan Roosevelt’in Beyaz Saray’da valilere hitaben yaptığı konuşmanın milli verimlilikten bahseden bölümüyle başladığı ve hemen akabinde şöyle bir yorumda bulunduğu görülmektedir: 

“Maddi kaynakların tükenişini görüp hissedebiliriz. Fakat insanların beceriksiz, verimsiz, yanlış yönlendirilmiş hareketleri arkalarında gözle görülen veya hissedilen hiçbir şey bırakmazlar. Bunların kıymetinin takdiri düşünsel bir çaba ve hafızanın biraz zorlanmasını gerektirir. Bu yüzden günlük verimlilik kaybımız maddi kaynak kayıplarına kıyasla daha fazla olmakla birlikte, biri pek umursanmazken diğeri hepimizi fazlaca telaşlandırmaktadır (Taylor, 2016: 12 )” 

Taylor’ın bu ifadesinden, milli kaynak denilince akla yalnızca ormanların, su kaynaklarının, madenlerin, toprağın değil; aynı zamanda verimin de gelmesi olduğu ve bunun beşeri kaynakların tükenmesinden daha çok dert edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Taylor bu bağlamda milli verimliliğin ve dolayısıyla milli refahın artması için beşeri kaynak israfının önüne geçilmeye çalışıldığı kadar, üretimdeki zaman ve insan israfının da önüne geçilmeye çalışılması gerektiğini vurgulamış ve bunun için öncelikle yapılması gerekenin de iş görenin inisiyatifine ve gayretine terk edilmiş gayret-mükâfat temelli eski plandan kurtulup,yerine kesin öncelikli ilkeler ve net felsefe temelli bilimsel yönetim yaklaşımının uygulamaya konulması olduğunu söylemiştir. Katı ve dikey bir hiyerarşi ile neyin, nasıl ve tam olarak ne kadar sürede yapılması gerektiğinin yönetimce belirleneceği bu yaklaşımda iş görenin temel hedefi; hiçbir inisiyatif kullanmadan kendisine verilen talimatlar doğrultusunda maksimum verimle çalışmak ve maksimum refaha ulaşmak olmalıdır(Taylor, 2016). 

Taylor bilimsel yönetimin temel hedefini ise; iş görenin işletmeye üst düzey verim sağlaması, buna karşılık daha fazla ücret alıp refah seviyesini daha yukarı çıkarması, iş görenin refah seviyesi arttıkça işverenin refah seviyesinin artması ve bunun doğal bir sonucu olarak da milli verimlilik ve milli refah artışının sağlanması olarak belirtmiştir. Bu durum Bilimsel Yönetim İlkeleri kitabında “Maksimum refaha ancak maksimum verimlilik ile ulaşılabilir. ”cümlesiyle ifade edilmiştir (Taylor, 2016: 16-17). 

Burada son olarak bilimsel Yönetim veya Taylorizm olarak adlandırılan teorinin ilkelerini özetleyecek olursak (Sarpkaya, 2008:142): 

· Her iş bilimsel gözlem ve deneylerle incelenerek parçalara ayrılmalı, kullanılacak araç gerecin nasıl kullanılacağı belirlenmeli ve iş standartlaştırılmalıdır. 

· İşe alınacak kişiler işin özelliklerine ve belirlenen standartlara göre bilimsel yöntemlerle seçilmelidir. 

· İşe alınan kişiler işi en iyi yapabilecekleri şekilde eğitilmelidir. 

· En yüksek verimle işin yapılabileceği en kısa süre belirlenmelidir. 

· Tüm iş görenlere sabit bir ücret yerine, üretim miktarına göre parça başı ödeme yapılmalıdır. 

· İşin planlama ve uygulama kısımları birbirinden ayrılmalı ve planlayıcılar işin yapılma kısmında yer almamalıdır diyebiliriz. 

2.2. Eğitimde Bilimsel Yönetim Kuramı ve Taylorizm Üzerine

Taylorizmin eğitim sisteminde okulları makine, öğrenciyi hammadde, öğretmeni iş gören ve okul yöneticisini de bir verim uzmanı olarak gördüğü belirtilmektedir. Taylor’ın sisteminde önemli olanın toplam çıktı, yani maksimum verim olduğu göz önüne alındığında, bugün her ilde bir üniversitesi ilkesiyle nitelik önemsenmeksizin daha fazla öğrenci mezun etme ve daha fazla yayın yapma gibi durumlarla karşılaşılabilmektedir. 

Ayrıca Taylor’ın tüm dış etmenlerden soyutlanmış kapalı çevre örgüt yaklaşımı, öğretmenlerin yalnızca kuruma dâhil yöneticiler ve denetmenlerce değerlendirilmesi ve en önemli dış paydaş olan velilerin, çocuklarının eğitiminden sorumlu kişileri değerlendirememesinde açıkca görülebilmektedir. 

Taylorizmde üst yönetici tarafından bir makine olarak kabul edilen örgütün, herhangi bir parçasının gerekli görüldüğünde yerinin değiştirilmesi ya da tamamen yenisiyle değiştirilmesi, eğitim sistemimizde de zaman zaman sosyal ve psikolojik anlamda getireceği sonuçlar göz önüne alınmadan öğretmenlerin istekleri dışında yerlerinin değiştirilmesinde(sürgün) karşımıza çıkabilmektedir. 

Bilimsel yaklaşımın parça başına ücret anlayışını da eğitim örgütlerindeki ek ders ücreti uygulamasında görmemiz mümkündür. Gerek öğretmenlere gerekse üniversitelerdeki öğretim elemanlarına doyurucu bir ücret ödemesinin yapılmaması, eğitimcilerin daha fazla ders almak istemesine, bu da yarattığı yorgunluk ve stresten dolayı meslekleri ile ilgili başka alanlara zaman ayıramamalarına yol açmaktadır. Hatta bu durum kimi zaman üst yöneticiye yakın olma, meslektaşlar arası gereksiz bir yarış ve sürtüşmeye girme gibi olumsuz sonuçlarda doğurabilmektedir(Fırat, 2006: 40-51). 
SONUÇ 

Eski yönetim sistemlerinde insanlar büyük gruplar halinde hareket ederken, bilimsel yönetim ile toplam iş daha küçük parçalara bölünerek daha dikkatli ve sistemli bir örgütlenme sağlanmıştır. Burada her parça için, işe uygun bir ya da birkaç iş gören seçilmiş ve bu iş görenler gerektiğinde yapacakları işle ilgili özel olarak eğitilmiştir. Bilimsel Yönetim Teorisine göre herkes sorumlu olduğu işi yaptığında, toplam iş de yapılmış olacaktır. Yalnızca işletmelerde değil, kar amacı gütmeyen kuruluşlarda da uygulamalarına rastladığımız teorinin ilkeleri, yayınlandığı günden bu yana çok konuşulmuş ve çok tartışılmış olmasıyla birlikte hiçbir zaman bütünüyle rafa kaldırılmamıştır. Pek çok sosyal, moral ve psikolojik sakıncaları bulunan Bilimsel Yönetim Kuramına getirilen en büyük eleştirinin; yönetim anlayışının insancıl olmaması ve iş görenin fikir gücünü tamamen yok ederek vasıflı işgücünü ortadan kaldırması olduğu söylenebilir (Asunakutlu ve Coşkun, 2005). 

Taylor’ın iş yerlerini; iş görenlerin sahip olması gereken tek niteliğin “itaat” olduğu ve işçinin vücut hareketlerine kadar tüm aktivitelerinin talimatnameler ile üst yönetici tarafından belirlendiği bir şekilde organize etmesi de oldukça dikkat çekici bir noktadır. Kuramın burada yaratıcılık, inisiyatif, yenilikçilik gibi tüm düşünsel özellikleri yönetim uzmanı denilen küçük bir grubun eline vermesi akla ister istemez anti demokratik ve totaliter bir yönetim biçimini getirmektedir (Asunakutlu ve Coşkun, 2005: 171). 

Tüm bu eleştirilere karşın Taylor’ın yönetim alanında ortaya koyduğu düşünceler örgütlerde sistemli ve verimli üretim yapmak için önemli bir altyapı oluşturmuştur. Bu yüzden Taylor kimi kesimler tarafından çok büyük eleştirilere maruz kalsa da, bir kesim tarafından 20.yy ın en önemli şahsiyetlerinden biri olarak nitelendirilmiştir. 

Taylor’ın bakıldığında bugün kar amacı güden ya da gütmeyen her türlü örgüt tarafından önemini koruyan iki temel ilkesi bulunmaktadır: 

· Verimliliğe odaklanmak, 

· İşçi ile işverenin çıkarlarını özdeşleştirmek. 

Yönetim ve örgütsel verimlilik açısından Bilimsel Yönetim Kuramı değerlendirilirken; gerek içinde bulunulan dönem, gerekse toplumsal ve kültürel yapı gibi faktörler göz önünde bulundurulduğunda; kurama farklı dönemlerde farklı bakış açılarının olması da doğal karşılanabilecek bir sonuçtur. 

Taylor’ın gerek bugün ki modern yönetim kuramlarının temelinde yer alan konulara yönelik yaptığı vurgular, gerekse uzmanlaşma ve verimlilik düşüncelerine yaptığı katkılardan dolayı adı hala anılmakta ve “Bilimsel Yönetim İlkeleri” kısmen de olsa bugün bile kullanılmaktadır.

Kaynakça 

Arslan, M. (2014). Yönetim ve Organizasyon, 27-30. Birecik Meslek Yüksek Okulu, Harran Üniversitesi. 

Asunakutlu, T., & Coşgun, B. (2005). F.W.Taylor ve Fizyolojik Örgüt Kuramı. Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 5(10), 158. 

Baransel, A. (1979). Çağdaş Yönetim Düşüncesinin Evrimi-Klasik ve Neo-Klasik Yönetim Teorileri (Cilt 1). İstanbul: İstanbul Üniversitesi. 

Başaran, İ. E. (2000). Yönetim. Ankara: Umut Yayın Dağıtım. 

Çetintaş, H. (2016). Yönetim Yaklaşımlarında Örgütsel İletişim Olgusunun Değerlendirilmesi. e-GİFDER(1), 179. 

Dale, E. (1999). Yönetim Teorileri. (O. AKINHAY, Çev.) Ankara: Öteki Yayınları. 

Ertürk, M. (1998). İşletmelerde Yönetim ve Organizasyon. İstanbul: Beta Yayınları. 

Fırat, N. Ş. (2006). Pozitivist Yaklaşımın Eğitim Yönetimi Alanına Yansıması, Alana Getirdiği Katkı ve Sınırlılıkları. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Dergisi(20), 42-43. 

Fişek, K. (2010). Yönetim. Ankara: Kilit Yayınları. 

Koçel, T. (1998). İşletme Yöneticiliği. İstanbul: Beta Yayınları. 

Özer, A. (2014). Frederick Taylor'ın Görüşlerini 21. Yüzyıl Yönetim Mantığı ile Yeniden Okumak. Verimlilik Dergisi(2), 41-72. 

Sarpkaya, P. (2008). Yönetim Kuramları ve Eğitime Yansıması. R. Sarpkaya içinde, Türk Eğitim Sistemi ve Okul Yönetimi (s. 135-146). Ankara: Anı Yayıncılık. 

Taylor, F. W. (2016). Bilimsel Yönetimim İlkeleri. (H. AKIN, Çev.) Ankara: Adres Yayınları. 

Tümer, Sumru. (1993). Neden Stratejik Yönetim. Verimlilik Dergisi(1), 100. 

Yozgat, O. (1989). İşletme Yönetimi. İstanbul: Nihad Sayar Yayın ve Yardım Vakfı. 

ÇAY MI, KAHVE Mİ SEVERİZ?

Çay meşrubat-ı umûmi içinde bir iksir-i âzamdır. Bu yüzden, hiçbir içecek tutmaz çayın yerini. Kahve belki biraz zorlar, Ama tutmaz. Çünkü; ...